Beyin tümörlerinin başlangıcı çok eski dönemlere kadar dayanmaktadır. Milattan önce firavunlar döneminde beyin tümörlerinin varlığı bulunan kafataslarındaki izlerden anlaşılmaktadır. Beyin tümörleri günümüzdeki teknolojik yöntemlere , tanı yöntemlerinin gelişmesine kadar çaresiz ve ümitsiz bir hastalık olarak tanınıyordu.
Beyin tümörleri , merkezi sinir sistemi tümörleri olarak bilinen omuriliği ve beyni etkileyen birçok tümör çeşitlerinden oluşmaktadır. Beyinde kontrolsüzce büyüyen ve çoğalan , normal olmayan hücre yığını olarak da tanımlanabilir. Beyin tümörleri yayılma şekilleri açısından iki gruba ayrılır. Beyinde , kafatası içerisinde yerleşmiş olan tümörler pirimer tümör olarak , vücudun diğer organlarından ( akciğer , meme… vs.) beyne taşınan kanser hücrelerinin beyinde yerleşip de oluşan tümörler de metastatik ( veya sekonder ) tümörler olarak bilinir.
Sıklıkla görülen tümör tipi primer tümörler olup çok fazla çeşidi bulunmamaktadır. Bu primer tümörlerin bilinen en önemli çeşitleri Dünya Sağlık Örgütü ( WHO ) tarafından , büyüme ve yayılma hızları , ve mikroskop altında hücrelerin görüntülenme şekillerine göre , Grade I , II , III ,IV olarak sınıflandırılmışlardır. Bunlardan Grade I , halk arasında iyi huylu tümör olarak bilinirler ve muhtemelen bir zamanlar oluşmuş ve neredeyse gelişmelerini durdurmuşlardır. Grade II tümörlerinde gelişme çok yavaştır ve tümörün büyümesi yıllar sürebilir. Grade III , anaplastik astrositoma , beyinde bulunan astrosit adı verilen yıldız şeklinde olan beyin hücrelerinin kontrolsüzce çoğalması sonucu oluşan bir beyin tümörü çeşididir. Grade IV , glioblastoma multiforme ( GBM ) , en hızlı çoğalan ve yakın mesafedeki normal hücrelere de saldıran agresif yapıda olan beyin tümörü çeşididir. Beyin tümörü yetişkin vakalarının yaklaşık % 50 – 60’ını oluşturmaktadır.
KAN – BEYİN BARİYERİ
Kan – beyin bariyeri , beyni besleyen damarlardan beyne geçişi olacak suda çözünen maddelerin geçişini sıkı kontrol edip , kısıtlayan engel sistemidir.1902 yılında Alman mikrobiyolog P.Ehrlich tarafından tripan mavisinin intravenöz olarak hayvanlara uygulanmasıyla , beyin dışında tüm organların boyandığının gözlenmesi , burada bir kan-beyin bariyerinin olduğunun göstergesi olarak ifade edilir. 1940 yılında Broman tarafından ifade edilen kan-beyin bariyerinin beyin kapiller endotel hücrelerinin spesifik yapısı olduğu belirtildi.
Kan – beyin bariyerinde bulunan başlıca yapıları sıralayacak olursak ;
- Kılcal damarların iç yüzeyinde bulunan endotel hücreleri ,
- Damar çeperinin dış yüzeyinde bulunan perisit hücreleri ,
- Beynin gri maddesi içinde bulunan yıldız şekilli astrosit hücreleri ,
- Beyin damarlarlının epitelyum hücrelerinin tabanını döşeyerek onları bağ dokudan ayıran ve ayrıca sinir hücrelerinin etrafını kaplayan bazal membran ,
- Boynun ve omuriliğin etrafını çevreleyen beyin-omurilik sıvısının üretildiği koroid pleksus ,
- Beyni çevreleyen üç tabakalı zarın içteki iki tabakasını oluşturan pia-araknoid zarlar.
Kan-beyin bariyeri öyle bir yapı ki kanda bulunan her maddenin geçişine izin vermeyerek merkezi sinir sistemini kanda bulunan zararlı maddelerin yada toksit maddelerin olası zararlarından korumak için tasarlanmış. Kan-beyin bariyerinde madde geçişi hem fiziksel olarak TJ , tigth junction adı verilen sıkı bağlantılar tarafından hem de metabolik olarak enzim bariyeri tarafından oldukça sıkı kontrol edilmektedir. Vücudun diğer bölgelerinde bulunan kılcal damarlar , yakınlarında bulunan birçok hücreye madde geçişini kolaylıkla sağlayabiliyorken , merkezi sinir sistemi kılcallarının karakteristik yapısı dolayısıyla geçiş kolay sağlanamamaktadır. Bu karakteristik yapı beyin kılcallarının içini döşeyen endotel hücrelerin aralarındaki sıkı bağlantı bölgelerinin ( TJ ) bulunması ve bu kılcalların bir bazal membrana sahip olmasıdır. Kan – beyin bariyerindeki TJ bağlantıları endotel hücreleri arasında yüksek bir elektrik direnci oluşturur ve bu direnç diğer dokularda 3 – 33 W / cm2 iken , kan – beyin bariyerinde 1500 – 2000 W / cm2 olur. Bu yüksek elektrik direnci sayesinde sıvı ve iyonların geçişinde bir bariyer oluşur ve bu durumda hücrenin geçirgenliği düşer. Diğer vücut kılcallarından farklı olarak , molekül ağrlığı 10.000 gr / mol ‘ün altında olan maddelerin geçişine izin veren delikler ve açıklıklar yoktur.
Kan – beyin bariyeri bir engelleme sistemidir. Bu sistem sayesinde , beynin ihtiyaç duyduğu gıda maddeleri hücrelere geçerken , kanda dolaşan zararlı maddeler ve toksinler geçemez. Bunun yanında , beynin ihtiyacı olan oksijen ve glikoz hiçbir engele takılmadan kan-beyin bariyerinden kolaylıkla geçer. Metabolizma sonucu ortaya çıkan karbondioksit de bariyere takılmadan hücreden hemen uzaklaştırılır.
Maddelerin kan – beyin bariyerinden geçişi maddenin molekül ağırlığı ,hücrenin enzimatik sabitliği , akıma karşı ilgisi , taşıyıcılara karşı ilgili , molekül yapısının değişme özelliği gibi faktörlere bağlıdır. Gerekli maddelerin taşınması da basit difüzyon , kolaylaştırılmış geçiş , aktif taşıma ya da veziküler adı verilen keseler aracılığıyla gerçekleşir.
Kan – beyin bariyeri , beyin hücrelerinin dengesini korumak için dinamik bir denge ile muhafaza görevi görüyor. Aksi halde , kan – beyin bariyerinde meydana gelebilecek bir hasar , beyin ödemi gelişmesine sebep olur. Bu sistemin herhangi bir sebeple bozulması , nöronal inflamasyonun ( sinir hücresi iltihabı ) başlamasına bu da beyin hücrelerinin bozulmasına neden olur. Beyin hücrelerinin yenilenme özelliğinin de olmaması , olası hasarın kalıcılığı ile sonuçlanır. Bu yüzden beyin hücrelerinin çok iyi korunması gerekmektedir.
Referans:
- Gültürk S. , İmir G. , Tuncer E. ; Kan-Beyin Bariyeri ; 2007;29(2):147-154
- Bickel U: How to measure drug transport across the blood-brain barrier. NeuroRx 2:15-26, 2005.